Son günlerin tartışmasız en önemli siyasi gündemi Deniz Baykal’ın malûm durumu. Bu konuda benim de söyleyeceğim birkaç cümle var.
Şahsen ben bu vaka sonrasında Baykal’ın siyasi yaşamı konusunda endişe eden bir kişi değilim. Fakat CHP için büyük endişelerim var. CHP Türkiye Cumhuriyeti’nin siyaset hayatının tarihi ve şu anki durumu açısından en önemli renklerinden biridir. Fakat böyle köklü bir parti ve bu partinin siyasi kültürünün parti içinde yaşanan malum krizin yönetimi konusunda sınıfta kaldığını düşünüyorum.
Bu çirkin olay sonrası Baykal’ın istifası yerinde bir karardı fakat bu durumun bir fırsat olabileceği hiçbir CHP’linin aklına gelmedi sanırım çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk partisi muhalefet olmaktan başka bir şey yapamıyor. Nerede kaldı sosyal demokratlık! CHP’nin Baykal döneminde yaptığı en dinamik hamleler Anayasa Mahkemesi’ne yapılan itirazlardı. Bu konuda haklarını vermek gerekir çünkü gerçekten çok hızlıydılar. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin nimetlerini kullanmakla sosyal demokrat olunmuyor.
CHP için bir değişim gerekli sadece başkan değişimi değil, bir sorgulama, bir öz eleştiri. Başarı yoksa hata vardır, CHP için parlamentoda muhalefet olmak bir başarısızlıktır. Demek ki bir hata var hem de çok uzun zamandır fark edilememiş. Şahsen ben CHP deki bu durumun öncelikle II. Dünya Savaşından kalma bir sosyal demokrat ideolojisine bağlıyorum. Bu kabuğun kırılması gerekir. CHP iktidar olamıyor, demek ki CHP toplum taleplerine tam olarak yanıt veremiyor. İşin kötü tarafı bugünün CHP sinde bu denli radikal bir değişim yapabilecek bir kişi de yok. Türkiye’nin dinamik bir nüfusu var fakat CHP de bir dinamizm sorunu var. Bu aslında CHP ve toplum arasındaki iletişimin niteliğinin sonucudur. Tabi önemli nokta şudur ki; CHP kimi halk olarak tanımlıyor.
İnsanların artık Baykal ve yaptığını ya da Baykal’ın gidişini değil, CHP’yi konuşması lazım ki normalde böyle olması gerekirdi. Düşünceler artık bir değişim getirmeli ancak böyle bir değişim CHP için (2011 e kadar gerçekleşire eğer) başarıyı en kısa zamanda getirebilir.
Değişim Güzeldir!
Milletler Cemiyeti Üzerine
1648 Westphalia Anlaşması Avrupa’nın siyasi düzenine ulus devlet ya da modern devlet olarak tanımladığımız oluşumun yanında, çok taraflı siyasetin gelişmesinde de bir ivme noktasıdır. Oluşan yeni düzen daha çok devletin birbirleriye ilişkiye girmesi, bazı ortak çıkarları doğrultusunda çok taraflı bir siyaset izlemesi sonucu daha karmaşık bir hal almıştı. Bu düzen bir ahenk oluşturmuştu çok taraflı siyaset aslında bir karşılıklı bağımlılık doğuruyordu nitekim dönemin Avrupa’sı belli bir süre bu ahengi koruyabilmişti.
1815 Viyana Konferansı bu ahengi en tepe noktasına ulaştırdı. Bu devirden sonra daha çok sosyo-kültürel ağırlıklı ve iyi niyetli olan ilişkiler daha askeri bir boyut kazandı. Bunda kuşkusuz en önemli pay 19.yy da birliklerini kuran Almanya ve İtalya’nın bu sistemde söz sahibi olma isteğidir.
Otto von Bismarck’ın sistemin önemli bir parçası olma politikası Wilhelm Kaiser’in iktidarında sisteme hâkim olma politikasına dönmüş, Avrupa’da da askeri anlamda büyük değişimler oluşmuştu. İtalya ve Almanya’nın bu yükselişi ahengi sağlayan dinamikleri oynatmıştı. Bu gelişmeler Avrupa’yı ve dolayısıyla dünyayı 1. Dünya Savaşı’na itti.
Savaş, öncesinde oluşan gruplar arasında başladı ve tüm dünyaya sıçradı. Sonuçta ABD İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği müttefik grup savaştan galip çıktı ve kaybeden devletlerle barış anlaşmaları imzalandı.
Milletler Cemiyeti misakı, Almanya ile imzalanan Versailles(versay) Barış Anlaşmasıyla oluşturuldu. Versailles Anlaşması’nın Almanya ile 1. Dünya Savası sonrası imzalanan barış anlaşması olması bu Milletler Cemiyeti’nin bir galipler ligi gibi algılanmasına neden oldu, nitekim 1. ve 2. Dünya savaşları arasında etkin olan Milletler Cemiyeti; amaçları ve bu amaçlara ulaşılabilmesi açısından başarısızdır. Fakat tarihten ders çıkarmasını bilen insan bu başarısızlığı bir ders olarak kavrayabilmelidir.
ABD savaş galibi olmasına ve başkan Wilson’un milletler cemiyetinin fikir babası olmasına rağmen bazı politik nedenlerle milletler cemiyetine üye olmamıştır. Bu durumun cemiyeti olumsuz etkilediğini düşünenlerin yanı sıra cemiyette İngiltere ve Fransa’nın karşısında organize bir gücün bulunmaması, diğer büyük devletlerin sadece belli dönemler içine cemiyete üye olması da başarısızlık nedenleri arasında görülebilir.
Milletler Cemiyeti’nde İngiltere ve Fransa dönem dönem dominant olmuşlar ve sıklıkla cemiyetteki havayı birbirlerinin zararına çevirmeye çalışmışlardır. İngiltere (birleşik krallık) ve Fransa’nın savaş sonrası Wilson ilkelerine göre şekillendirerek oluşturdukları manda sistemi ve bu sisteme göre sahip oldukları himaye devletlerin milletler cemiyetinde oy hakkına sahip olması cemiyetin meclisinden çıkacak kararları doğudan etkiliyordu. Bu durum Milletler Cemiyeti’nin amacı doğrultusunda bakıldığında çok tatmin edici olmadığı aksine hegemonik devletlerin çıkarına uygun olarak hizmet edebileceği düşüncesini uyandırdı.
Milletler cemiyetinin amacı, milletler arası işbirliğini geliştirmek ve milletlerarası barış ve güvenliği sağlamaktı. Bu amaçta, savaşın galipleri tarafından olsa bile, bir eğilimin oluşması bile çok önemlidir. 1. Dünya Savaşı sonrası dünya siyasetinde etkin olan idealist görüş ve savaş acısını bir daha yaşamama ümidi doğrultusunda bir çaba sarf edilmesi, o dönem çokça destek bulmuştu fakat başta bahsettiklerim doğrultusunda, ilk önce cemiyetin kurucularının galipler olması bir kuşku uyandırmamış da değildi.
Westphalia’dan 1920’ye (Milletler Cemiyeti kuruluşu) kadar olan kısma bakarsak şundan söz edebiliriz; Milletler Cemiyeti, evrensel amaçları olan bir kurumdu bu açıdan 1648’e ve hatta daha geriye kadar uzanan çok taraflı siyaset, nihai bir sonu gerektiriyordu; ‘Taraflar arasındaki adaletsiz olabilecek ilişkilerin düzenlenmesi.’ Bu açıdan Milletler Cemiyeti ya da böyle bir örgütün olması düşüncesi çok taraflı sistemin nihai sonucudur. Yaşadığımız dönemde çok taraflı siyaset giderek karşılıklı bağımlılığa bürünmüştür bu dönemde tek taraflılık zor ve çok masraflıdır.
Milletler Cemiyeti başarısız olarak nitelendirsek de Birleşmiş Milletler için son derece iyi bir örnektir. Milletler Cemiyeti’nin geçmişte aydınlattığı yol sayesinde daha yüklü yaptırımları olan ve daha sistematik bir yapı oluşturan Birleşmiş Milletler 65. yılındadır.